TV Macerası 2: Aklayıcı olmak istemedim
Güncelleme tarihi: 12 Şub
Bir TV programına davet edildiğimde yanımda kim vardır vs sormak adetim pek yoktur. Bunu sormayı da ayıp saydığım için biraz. Misafirliğie gideceğinizde (bu misafirlik kelimesi de ne kadar yaşlı işi kaçtı değil mi?) başka kim geliyor merak etseniz bile sormamak gibi... Bu huyum birkaç kez geri tepti; örneğin, bir keresinde susmak bilmeyen ve açıkçası bilimden ve mantıktan yoksun bir şekilde konuşarak birbirleriyle kapışan benden yaşça büyük iki psikiyatrın arasında kalmıştım. Okan Bayülgen’in programıydı; ne söyleyeceğimi bilemeyip de sustuğumda, program aralarında OB, bazen abi, bazen hocam öntakısıyla, konuşma aralarına atlamam gerektiğini, yoksa bana söz gelmeyeceğini hatırlatmıştı. Aynı programda yine psikologlar hakkında atma tutma olmuş Tam o noktada bir türlü söz alamadığım için program boyuncaki küskünümsü suskunluğumu tek bozma girişimim bvaşarısız, psikolog meslekdaşlar (pek de ihtiyaçları olmayan) savunmamdan yoksun kalmışlardı. Bayramdan önceki gün yılda bir iki kez konuk olduğum, aklıbaşında nadir programlardan birisine “katılırım elbette” diye cevap yollamştım. Gel gör ki, bu sefer, hangi nedenle bilmem, belki programanında karşılaşırsam neler yapabileceğimin öngörüsüyle, programa davetli olan diğer kişinin adını da bildrdiler. Program bir tartışma ya da farklı görüşlerin seslendirilmesiprogramı olsaydı, müthiş bir fırsat olacaktı. Ama kardeşlik ve dostluk günü olan bayramlarda, televizyon ekranında anlamadığı kounlarda kitaplar yazan ve topluma kulağa hoş gelen ama hem uzmanlık alanı olmayan çocuk ruh sağlığı ve bozuklukları alannda ahkam kesip, hem de annelerin çocuklarını ihmal ediyor olabilecekleri çıkış noktasından “çalışan” bir doktorla bayram şekerleri gibi oturamayacağım aşikardı. Programcılar, “o varsa ben yokum” mesajımı memnuniyetle alıp, yollarına devam ettiler. Vebali boyunlarına, desem fazla mı kurban bayramı kokar ? Profesör ve doktor ünvanlı olması sebebiyle yaptığı iş iyice kabul edilmez olan hanımın yanında gülümseyen bir yüz ifadesiyle görünerek ya da tatlı tatlı çocuklarımızın hali ne olacak tartışması yaparak aklayıcısı olmaktan kurtuldum diye sevindim. Ama, ne yalan söyleyeyim, bayram mayram demeyip bilimden nasibini almamış saçma sapan (ama kulağa hoş geldiği inkar edilemez) fikirlerini deşifre edip televizyonda haddini bildirme fırsatını kaçırdım diye de üzülmedim dersem yalan olur. Her zaman bu kadar keskin olmadığımı yakın okurlar bilirler, bu sefer beni bu kadar öfkelendiren ne? Sahtekarların, sahtekar olduklarını unutup kendi palavralarına inanmaları, ve bu inanmışlıkları ile saf olanları da inandırmaları mı? Bu durumu seyretmek zorunda kalmak, bir şey yapamamak mı? Öfke, acizlik ve haksızlık karşısında hissettiğimiz duygu değil mi? Öfke ile yol almanın mümkün olmadığını söyleyip duran ben değil miyim?
Yorumlar