Siz Ne Zaman Sen Olur ?
Güncelleme tarihi: 26 Şub
(2014) Bir gece önce şirket yemeğinde beraber kadeh kaldırdığımız birim müdürüm ile sabah koridorda karşılaştığımda ‘ ?’ dersem neden yadırganır ? Bu yadırgama sadece hiyerarşik (yukarı-aşağı) ilişkiler için mi geçerli ? Yoksa, eşdüzeydekilerle ilişkilerimiz de hızlıca yakınlaşmaya pek elverişli değil mi ? Mesafe ayarı yapmayı öğrenmeye başlamamız hayatın ilk yılı içindedir. Yabancılara karşı uzak durmaya, yakın bildiklerimize ise sınırsız sokulmaya eğilimimiz bebeklikten çıktıkça giderek artar. Uçakta koltukta yanıbaşımızda oturan ve bacakları sizinkilerden uzun olmasa da bacaklarınızla içli dışlı olacak kadar yayılmış olan kişinin bu davranışı bir yakınlık göstergesi de sayılabilir. Ancak yaş küçük de olsa büyük de olsa yakınlık ancak karşılıklı ise, bir anlam yüklenir. Karşısındakinin ne durumda olduğunu izleyemeyen ve anlayamayan yakınlık gösterilerini rahatsız edici bulmamızın sebebi de budur. Ilişkilerdeki mesafe ayarı birisinin elini sıkarken ne kadar sıkı ve kaç saniye tutacağımızdan başlayıp, gözünün içine bakmayı ne kadar sürdüreceğimize ve dudaklarımızdaki gülümsemenin bir sırıtmadan nasıl farklılaşacağına kadar uzanır. Kurallar iyi kötü bellidir ; yakın tanıdıklarımızı kucaklar, yanaklarından öperiz. Yeni tanıştığımıza biraz daha uzaktan bir elimiz uzatırız. Profesyonel ortamı paylaşıyorsak, babamızın elini öpmeme hakkımız vardır. Aynı işyerinde çalışan eşimizden ya da annemiz/babamızdan ‘bey, hanım’ olarak söz etmemiz yadırganmaz. Yabancılıktan bildikliğe geçişin protokolü nedir ? ‘?’ sorusunun yanıtı ‘ ?’den daha karmaşıktır. Siz demek ve sen demek için iyi kötü kurallar vardır ; ama bu kuralın yerine başka bir kurala hangi noktada bırakacağına karar verebilmek için gittiğimiz iletişim kurslarının reçeteleri yetersiz kalacaktır. xxx Ilişkiler soğuduğunda ’den ’e geçmek ise, bazen sahici ama çoğunlukla yapay bir senli benliliğin sonunu simgeler. Iş dünyasında samimiyet ve yakınlık duygusunu (ve bunun getireceği takım ruhu ya da kuruma bağlılık hissini) yaratmak için ne kadar çok uğraşıldığını biliyoruz. Kullandığımız kelimelerde duygu dilini tercih ederek, süreçleri rasyonel bir kuruluktan çıkartmayı deneriz. Iş hayatındaki duygu dili ile ilk tanışmamı hatırlıyorum. Bir proje için oturup konuştuğumuz ürün ekibinin lideri geliştirdikleri projeye ilişkin kanaatimi sormak için ‘?’ diye sormuştu. Öylesine bir soruydu ki, değil, cevap iki seçenekliydi : heyecan duyuyor muydum, duymuyor muydum ? Daha önemlisi duydukları heyecanı paylaşıyor muydum ? İşe alınacak bir eleman olsaydım, ‘’ demekten başka yol bırakmayan bu duygu diline dayanmak sahiden mümkün olmayabilirdi. Neyse ki, daha özgürdüm : ‘’ gibi bir suya sabuna dokunmaz cevapla atlattığım bu duygu yağmurunun 2000li yıllarda iyice moda olduğunu hatırlatayım. Hep beraber yüreğimizin götürdüğü yere gittiğimiz, daha doğrusu gitme fantezisi kurduğumuz o günlerin nice zirvelere mal olmuş ‘tema’sı şimdilerde banka reklamında Cem Yılmaz’ın fezaya mesaj yollarkenki dalga geçme malzemesi. ‘Modaydı, geçti’, demek istemem. Duygusal ve rasyonel ‘zeka’nın pratik bir gerçeklik olduğuna ve birisinden birisini tercih etmek zorunda olmadığımızı artık kabul ettik. Duygu ile akıl arasında gidip geldiğimiz yıllarda, bilim geliştikçe kalp ile beyin metaforuna oturttuğumuz bu iki ucun arasındaki dengeyi ne sağlar ? Yeni keşfimiz ‘sosyal’ hayat. Başkaları ve kendimiz arasındaki ilişkilerdeki işleyiş kurallarını anlamaya çalışıyoruz. Iletişim ya da duygu dili gibi kavramları gerçek derinliğine ulaştırmak için nezaket, merhamet, saygı, itibar, statü, zayıflık gibi psikolojik’den ibaret olmayan kavramları daha çok ele almalıyız. Birey düzeyinde duygu ve akıl arasındaki dengeyi, sosyal hayat içindeki evrimle elde edilmiş bu kavramlarla bireyin hayatına yansıtmak mümkün olabilir.
Yorumlar