Herkesin Dolandırıcısı
Aldatmaca insan türünün ürettiği ahlak içinde bağışlanmaz davranışlardan birisidir. Bebeklikten başlayarak güvenecek insanlarla beraberlik arayışı içindek insanın hayal kırıklıklarının başında ‘güvendiği dağlara yağan kar’ gelir. Beraber yaşadığımız insanlar arasındaki karşılıklı güven duygusu toplumu bir arada tutarken, aldatmaca bu bir aradalığı bozar. Kimsenin kimseye güveni kalmaz.
Rekabet ve çatışmalarda bir üstünlük sağlama aracı olan aldatmacayı yasalarla cezalandırırken, olimpiyat ruhu ve benzeri ‘fair play’ aktiviteleri ile denetimli kılmışızdır.
Toplumsal hayata geçişle beraber ‘denetim altına’ alınan aldatmacayı bir bakıma hepimizde bulunan bir dürtü gibi görebiliriz. Bu nedenle hepimiz birbirimizi kollamak zorunda kalmadığımız bir güven ortamının hayalini kurar, bu hayale yaklaşmanın yollarını ararız. Hepimiz derken, hepimiz dolandırıcıyız demesem de, o potansiyeli çoğumuz bir anlığına bile olsa taşır, diyebilirim. Üstelik her kültüre genellenebilir bir ahlak olup olmadığı ciddi bir tartışma konusuyken, aldatmacayı bir ‘kötülük’ diye tanımlamaktan ziyade kültür kodlarıyla savuşturmaya çalıştığımız bir durum demek de düşünülebilir. Bu konuya girmeme sebep olan hikayeyi anlatayım:
Sülün Osman, 1950lerde meşhur olmuş, en son Galata köprüsünü kiraya verirken yakayı ele vermiş dolandırıcı. Bir gün elinde sahte altın bileziklerle sarrafın kapısına gelir. Dükkanın kapanış saatinden 5 dakika sonra. Ah-vah ederek, dövünerek… Yandaki dükkanlardan bir iki esnaf yanına gelir. Sülün’ün karısı hastanede doğum yapmak üzeredir, ama beklenmedik masraflar çıkmıştır, bilezikleri bozdurması gerekmektedir. Bilezikler en az 500 Lira edecektir, ama sarraf yoktur. Yandaki esnaf ‘sırf iyilik olsun’ diye bileziklere talip olur, ama 200 Lira verecektir. Sülün boynu bükük teslim edip sahte altın bilezikleri, kaybolur. Ertesi gün ‘duyarlı’ esnaf (mahalleyi tahmin edin, yazmayacağım) bilezikleri bozdurmaya gidince dolandırıldığını anlar. Sülün Osman yıllar sonra bu olayı anlatırken, kendi suçunu kabul eder: ‘Ama, ben sadece beni dolandırmaya yeltenenleri, karşısındakinin zaafını görüp uyanıklık edenleri dolandırdım.’
Böylece aldatma, kandırma gibi durumlarda kişisel sorumluluk üzerinden giden hikayeler kamusal düzenleyicilerin işbirliği yaptığı ya da dolaylı çıkar sağladığı durumlarda toplumu ikna etmek açısından işe yararlık kazanabilir. Her yerde olabilecek, herkesin yaptığı cinsten dolandırıcılıklar, kandırmacalar gibi gösterilebilir. Oysa Sülün Osman elindeki bir gücü kullanmamıştır, dürüst olmak gibi bir sorumluluğu yoktur. Ona “güvenen”, ondaki zaafı görerek bir şey elde edeceğini sanan kişiyle kendi arasındaki bir hesaplaşmadır.
Günümüzdeki vurgunları Sülün Osman’ın yaptığı cinsten sevimli ve zekice gözüken birbirini faka bastırma hikayelerinden ayırd edebilmeliyiz. Modern toplumsal düzen tek tek insanlardan ziyade sisteme güven sağlamaya dayandığı varsayarız.. Şimdi sisteme güveni sarsan bir durumla mı, yoksa sistemin güvenilmezliğinin ortaya çıktığı bir durumla mı karşı karşıya olduğumuzu düşüneduralım.
Yorumlar