top of page

BCC MAG-ŞEBNEM BURCUOĞLU SORULAR YANKI YAZGAN

Yazarın fotoğrafı: Yanki Yazgan
Yanki Yazgan
17 saat önce
10 dakikada okunur

1-  İş dünyasında liderliğin tanımı değişti mi? Yapay zekânın oyuna dahil olmasıyla, bir lider ‘hata yapma’, ‘beklenmedik olanı yönetme’ gibi kriterler üzerinden mi değerlendirilecek?

İş dünyasında liderliğin tanımı son yıllarda zaten dönüşmekteydi; yapay zekânın devreye girmesi bu değişimi hızlandırdı ve daha görünür kıldı. Artık liderlik yalnızca hedeflere ulaşma, doğru kararlar verme ya da hatayı minimize etme becerisiyle açıklanamıyor. Tam tersine, belirsizlikle kurulan ilişki, hataya verilen anlam ve değişken koşullar içinde yön tayin edebilme kapasitesi liderliğin merkezine yerleşiyor.

Uzun süredir hem eğitim sistemlerinde hem de iş dünyasında bireyler daha çok kalıplara sadakat, öngörülebilirlik ve hata yapmama üzerinden yetiştiriliyor. Bu durum, büyük ölçüde “robotik” bir insan profili yaratırken, yapay zekânın tam da bu alanlarda insanın yerini almaya başlaması ciddi bir çelişkiyi ortaya çıkarıyor. Çünkü yapay zekâ, kurallı ve tekrar eden işleri insandan daha hızlı ve hatasız yapabiliyor. Böyle bir ortamda liderin değeri, hatasızlıkta değil; hatayı nasıl ele aldığı ve beklenmeyen durumlarla nasıl başa çıktığında ortaya çıkıyor.

Bu nedenle liderlik, giderek daha fazla “beklenmedik olanı yönetme” becerisi üzerinden tanımlanıyor. Planların işlemediği, verinin yetersiz kaldığı ya da öngörülerin boşa çıktığı anlarda yön tayin edebilmek, yapay zekânın henüz üstlenemediği bir alan olarak öne çıkıyor. Aynı şekilde hata da artık kaçınılması gereken bir zayıflık değil, doğru yönetildiğinde öğrenme ve dönüşümün kaynağı olarak görülüyor. Liderin rolü hatayı ortadan kaldırmak değil, onu anlamlı bir sürece dönüştürmek haline geliyor.

Bununla birlikte, günümüzde liderlikle ilgili asıl sorunun lider eksikliğinden ziyade amaç eksikliği olduğu da dikkat çekiyor. Birçok kurumda liderlik, zaten belirlenmiş ve sorgulanmayan hedefler doğrultusunda “işleri yürütmek” şeklinde gerçekleşiyor. Bu durum liderliği teknik bir yöneticilik seviyesine indirgerken, yapay zekâ bu tür optimize edilebilir süreçleri devraldıkça liderin asıl işlevi daha da belirginleşiyor. Artık liderden beklenen, yalnızca hedef koyması değil, o hedefin neden önemli olduğunu tanımlaması ve kurum ile toplum arasında bir anlam köprüsü kurmasıdır.

Öte yandan liderlik tartışmalarında sıkça tekrarlanan empati, vizyon ya da cesaret gibi kavramlar, çoğu zaman davranışa dönüşmeden slogan düzeyinde kalıyor. Bu da liderliğin içinin boşalmasına ve kendini yeniden üreten bir söylem döngüsüne yol açıyor. Yapay zekâ çağında ise bu tür kavramsal etiketler yeterli değil; liderlik, karmaşık ve çelişkili durumlarda sergilenen somut davranışlar üzerinden değerlendiriliyor.

Sonuç olarak, yapay zekâ liderliği ortadan kaldırmuyor; aksine onu daha zor, daha belirsiz ve daha insani bir hale getiriyor. Liderlik artık kontrol etmekten çok yön bulmak, kesinlik üretmekten çok anlam inşa etmek ve hatasız olmaktan çok uyum sağlayabilmek üzerinden tanımlanıyor. Bu da liderleri, alışılmış kalıpların ötesine geçerek, insan olmanın temel özelliklerini daha derin bir şekilde kullanmaya zorlayan, insan kalmak için gerekli bir dönüşüme işaret ediyor.

 

2- Dünya tarihinin en ‘bağlantılı’ dönemini yaşarken diğer yandan ‘yalnızlık’ aldı başını gidiyor. Ağlarımız genişlerken bağlarımız zayıflıyor. Geleceğin dünyasında anlamlı bağ kurmanın tanımı değişecek mi? Yalnızlık neye evrilecek?

Günümüz dünyasında ortaya çıkan yalnızlık, aslında bağlantı eksikliğinden değil, bağ kurma biçimlerinin dönüşmesinden kaynaklanıyor. İnsanlar hiç olmadığı kadar çok kişiyle temas halinde; hatta tanımadıkları insanların gündelik hayatlarına dair detaylara bile erişebiliyorlar. Ancak bu durum, gerçek bir ilişki hissi üretmiyor. Çünkü insan zihni, yüzeysel temas ile derin ilişkiyi ayırt edebiliyor. Ortada bir ilişki varmış gibi görünse de, bu çoğu zaman psikolojik olarak doyurucu bir bağa dönüşmüyor.

Bu çerçevede yalnızlık yeni bir olgu değil; zaten var olan bir “bağsızlık” halinin hızlanması söz konusu. Pandemi süreci bu durumu görünür ve yoğun hale getirdi. Özellikle büyük şehirlerde, insanların kendi çekirdek yaşam alanlarına kapanmasıyla birlikte, yalnızlık daha belirgin bir deneyime dönüştü.

Burada belirleyici olan unsur derinlik ve zaman. Anlamlı ilişkiler, doğası gereği zaman, dikkat ve süreklilik gerektirir. Ancak dijital çağın ritmi bunun tersine işliyor: dikkat süreleri kısalıyor, sabır azalıyor ve insanlar sürekli bir “sonrakine geçme” hali içinde yaşıyor. Kısa içerikler, hızlı tüketim alışkanlıkları ve anlık tatmin beklentisi, sadece bilgiyle kurulan ilişkiyi değil, insanlarla kurulan ilişkileri de yüzeyselleştiriyor.

Dolayısıyla gelecekte anlamlı bağ kurmanın tanımı kökten değişmekten çok, pratikte zorlaşacak. Çünkü insanların zaman ayırma, dikkat verme ve derinleşme kapasitesi giderek azalıyor. Bu da ilişkilerin kendiliğinden derinleşmesini zorlaştırıyor. Sonuçta insanlar daha az sayıda ilişkiye zaman ayırabilir hale geliyor; ama o ilişkilerin sürdürülebilmesi için daha bilinçli bir çaba gerekiyor. Derin ilişkilerin eksikliğine vurgu yapıyor olsam da söylediklerim ‘zayıf bağ’ diye adlandırılan tanıdıklıkların ya da ilişkilerin yaşamın zor dönemlerinde ya da ihtiyaçlar değiştiğinde kazandığı belirtilen önemini azaltmaz; yalnızlık hissini gidermediğini düşünürüm.

Yalnızlık da bu bağlamda “tek başına olma” halinden ziyade, derin temas eksikliği olarak yeniden şekilleniyor. İnsanlar kalabalıklar içinde, sürekli bağlantı halindeyken bile yalnız hissedebiliyorlar. Bu da yalnızlığı fiziksel bir durum olmaktan çıkarıp, ilişkilerin niteliğiyle ilgili bir meseleye dönüştürüyor.

Ağlar genişlemeye devam ederken bağların zayıflaması bir çelişki değil; aksine aynı sürecin iki yüzü. Mesele, bağlantı sayısının artması değil, bağ kurma kapasitesinin ve derinliğinin nasıl korunacağı.

 

3- Bizler hayatlarımızı inşa ederken, Alfa ve Z Kuşakları’na kıyasla geleceğe umutla bakıyorduk. Şimdi ise global ölçekte gençlerde ciddi bir gelecek kaygısı var. Algoritmaların yönettiği, iklim sorununun, ekonomik belirsizliğin olduğu bu dönemde ebeveynler nasıl bir yol izlemeli?

Bugün gençlerin yaşadığı gelecek kaygısını sadece bireysel bir mesele olarak görmek yeterli olmaz; bu kaygı, iklim krizi, ekonomik belirsizlikler ve hızla değişen bir dünyanın içinde büyümenin doğal bir sonucudur. Özellikle eko-kaygı, dünyanın geleceğinin iklim değişikliği ve çevresel yıkım nedeniyle kötüleşeceğine dair, gerçek bir tehlikeye verilen yoğun duygusal ve zihinsel bir tepki olarak tanımlanabilir. Yani burada hayali değil, somut ve giderek görünür hale gelen bir riskten söz edilir.

Bu nedenle ebeveynlerin ilk görevi bu kaygıyı küçümsemek ya da yok saymak değil, onu anlamaya çalışmaktır. “Kaygılanma” demek çoğu zaman işe yaramaz; önemli olan bu duygunun çocuğu çaresizliğe mi yoksa anlamlı bir eyleme mi yönlendirdiğidir.

Gelecek kaygısının bir diğer önemli kaynağı ise belirsizlik. Gelecek doğası gereği bilinmezdir ama içinde bulunduğumuz dönemde ekonomik, sosyal ve teknolojik değişimlerin hızlanması bu bilinmezliği daha da zorlayıcı hale getiriyor. Üstelik gençler bugünün dünyasına baktıklarında çok da umut verici bir tablo görmeyebiliyorlar. “Şu an”ın iyi hissettirmemesi, geleceğin de iyi olmayacağı beklentisini güçlendiriyor. Bu noktada çocuklara her şeyi kontrol edemeyeceklerini ama kendi davranışları üzerinde kontrol kurabileceklerini göstermek kritik bir dayanaktır. Gençler kontrol hissini, dünyayı değiştirmekten değil, kendi yaptıkları küçük ama somut eylemler üzerinden kurarlar. Bu da onları edilgenlikten çıkarır.

Aynı şekilde kıyaslama meselesi de dikkatle ele alınmalıdır. İnsan zihni doğal olarak karşılaştırma yapar ama bu karşılaştırma çocukta yetersizlik duygusu yaratıyorsa motivasyonu düşürür. Bunun yerine çocuğun kendi gelişim çizgisi içinde ilerlemesine odaklanmak, “şu an” ile “bir sonraki adım” arasındaki farkı görmesine yardımcı olmak çok daha sağlıklıdır.

Ebeveynlerin bir diğer önemli rolü de çocukların belirsizliğe tahammül edebilme kapasitesini çocukluktan başlayarak geliştirmektir. Bunu sadece nasihatle değil, deneyimle kazandırmak gerekir. Serbest oyun, kitaplar ve doğayla temas bu açıdan eşsiz bir rol oynar. Çünkü bu alanlar algoritmaların belirlediği kesinliklerden farklı olarak sürprizler, belirsizlikler ve keşifler içerir.

 

4- Bol ödüllü ‘Adolescence’ isimli dijital dizi, ‘zorbalık’ özelinde çokça konuşulmuştu. Çocuklar zorbalığı okulda mı öğreniyor yoksa evdeki güç hiyerarşisini mi taklit ediyor?  Akran zorbalığı karşısında çocuklarımıza psikolojik bağışık kazandırmamız mümkün müdür?

Adolescence dizisi üzerinden tartışılan “çocuklar zorbalığı nereden öğreniyor?” sorusu, tek bir kaynağa indirgenemeyecek kadar çok katmanlıdır. Ne yalnızca okul, ne yalnızca ev, ne de yalnızca dijital dünya bu davranışın tek başına kaynağıdır. Daha doğru açıklama, çocuğun bu üç alanın tamamında gözlemlediği güç ilişkilerini birleştirerek kendi sosyal davranış repertuarını oluşturmasıdır.

Ev ortamı çocuğun ilk “güç ve ilişki modeli”ni öğrendiği yerdir. Ebeveynlerin sınır koyma biçimi, duyguları ifade etme tarzı, çatışma çözme yöntemleri çocuğa dolaylı bir sosyal şema sunar. Ancak bu, “zorbalık doğrudan evde öğrenilir” anlamına gelmez. Daha çok, güç nasıl kullanılıyor, otorite nasıl kuruluyor ve hata nasıl karşılanıyor gibi örüntüler çocuğun zihninde bir temel oluşturur.

Okul ise bu örüntülerin akran ilişkileri içinde yeniden şekillendiği bir mikro topluma dönüşür. Burada çocuk, popülerlik, dışlanma, grup içi hiyerarşi ve güç asimetrileriyle doğrudan karşılaşır. Zorbalık bu ortamda yalnızca fiziksel değil; sosyal dışlama, etiketleme ve görünmez kılma gibi biçimlerde de ortaya çıkar. Yani çocuk, evde öğrendiği “ilişki kurma biçimlerini”, okulda akran dinamikleri içinde test eder ve dönüştürür.

Buna ek olarak günümüzde dijital dünya üçüncü ve giderek daha etkili bir katman haline gelmiştir. Sosyal medya ve çevrimiçi iletişim, hızlı geri bildirim, anonimlik ve keskin sosyal onay mekanizmalarıyla yeni bir güç alanı yaratır. Bu alan, çocukların hem aidiyet kurma hem de dışlama pratiklerini farklı bir dile taşır ve kuşaklar arası anlam kopukluğunu artırır. Bu nedenle zorbalık artık yalnızca fiziksel bir ortamda değil, sürekli devam eden bir dijital sosyal ağ içinde de gerçekleşmektedir.

Bu çok katmanlı yapı içinde zorbalık çoğu zaman tek bir yerden “öğrenilen” bir davranış değil, farklı ortamlardan gelen sosyal sinyallerin birleşimiyle ortaya çıkan bir uyum stratejisidir. Bazen çocuk, güçsüz hissettiği bir ortamda kontrol kazanma ya da dışlanmaktan korunma amacıyla zorbalık davranışına yönelebilir.

Bu noktada en önemli soru şudur: Çocuklara akran zorbalığı karşısında psikolojik bağışıklık kazandırmak mümkün müdür? Tam anlamıyla “etkilenmeme” değil, “etkiyle başa çıkabilme kapasitesi” geliştirmek mümkündür. Bu psikolojik dayanıklılık üç temel düzeyde inşa edilir:

İlk olarak ev içindeki duygusal güven ortamı belirleyicidir. Çocuğun duygularının görülmesi, yargılanmadan ifade edebilmesi ve tutarlı sınırlarla büyümesi, onun öz-değer duygusunu güçlendirir. Bu da zorbalık karşısında tamamen değersizleşme riskini azaltır.

İkinci olarak okul iklimi kritik rol oynar. Zorbalığın normalleştirilmediği, yetişkinlerin aktif müdahil olduğu ve sosyal dışlamanın görünmez bırakılmadığı bir okul ortamı, çocukların davranış normlarını doğrudan şekillendirir.

Üçüncü olarak dijital okuryazarlık ve sosyal farkındalık artık temel bir beceridir. Çocuğun çevrimiçi ilişkilerin doğasını, anonimlik etkisini ve sosyal onay döngülerini anlaması; onu daha bilinçli ve kontrollü hale getirir. Bu noktada yasaklayıcı değil, rehberlik eden bir yaklaşım daha koruyucudur.

Bu etkenleri toparlarsak, zorbalıkla başa çıkmada en güçlü koruyucu faktör sosyal destek ağının varlığıdır. Çocuğun yalnız olmadığını hissetmesi, hem akran hem yetişkin desteğinin görünür olması, zorbalığın etkisini önemli ölçüde azaltır.


5- Aşk, kusurlu ve tesadüfi doğasını kaybetmiş olabilir mi? Romantik dünyamızda seçenekler denizinde yüzüyor gibi hissediyoruz fakat belki de çoktan boğulduk. Duygusal emek vermek niçin artık zorlaştı?

Aşk kusurlu ve tesadüfi doğasını kaybetmemiştir, umarım … Biz, insanlar aşkı hiç olmadığı kadar görünür ve hiç olmadığı kadar “yönetilebilir” sanıyoruz. Oysa aşk, doğası gereği planlanabilir, kontrol edilebilir ya da seçenekler arasından optimize edilebilir bir deneyim değil. Tam da bu yüzden, Freud’a yakıştırılan o ifade, “aşk geçici bir cinnettir”, bugün hâlâ açıklayıcı bir çerçeve sunuyor. Cinnet kavramı istem dışı ortaya çıkan bir duruma işaret eder. Aşk, özünde rasyonel seçimin değil, biyolojik ve duygusal bir taşkınlığın alanına daha yakındır.

Nörobilimsel açıdan bakıldığında aşk, beynin geleceği planlayan, alternatifleri tartan ve rasyonel kararlar veren sistemlerini geçici olarak geri plana iter. Zihnin aynı anda birçok işi yapabilme kapasitesini abartırız; oysa yoğun sevgi durumlarında bu kapasite daralır, dikkat tek bir nesneye kilitlenir. Zamanın “duruyor gibi” hissedilmesi de buradan gelir. Bu nedenle “aşkın gözü kördür” ifadesi bir metafordan öte, bilişsel bir gerçekliğe işaret eder: Beyin, aşık olduğunda seçici algısını değiştirir, geleceğe dönük hesaplama mekanizmaları zayıflar ve kişi bir tür zihinsel daralmaya girer. Bu daralma, hem aşkın yoğunluğunu mümkün kılar hem de onu kırılgan hale getirir.

Bugün romantik dünyamızın “seçenekler denizi” içinde yüzdüğünü hissediyoruz. Ancak bu bolluk, paradoksal biçimde, bağ kurmayı kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor olabilir. Çünkü seçenek arttıkça, bağlanmanın duygusal maliyeti de artıyor; her ilişki “daha iyisi olabilir” ihtimaliyle gölgeleniyor. Bu durum, duygusal emeği zorlaştıran temel etkenlerden biri haline geliyor. Sevmek, artık yalnızca hissetmek değil, aynı zamanda seçenekleri askıya almak, belirsizliği göze almak ve tek bir ilişkiyi zaman içinde inşa etmek anlamına geliyor.

Oysa sevmek, tanımı gereği bugünün rahatlığıyla yetinmemektir; ya da bir türlü rahat edememektir. İlişkiyi “şimdi”de tutan bir deneyim olmaktan çıkarıp, birlikte bir yarın varsayma ve o yarını fiilen kurma çabasıdır. Bu yönüyle “aşk, emek ister.” Selvi Boylum Al Yazmalım filmiyle dilimize girmiş, Cengiz Aytamatov’un Cemile romanında arka planını görebileceğiniz bu cümleyi söylemek güzel, pratiği nasıl olur, her hayat. Bu noktada duygusal emek dediğimiz şey de yalnızca ilişkiyi devam ettirmek anlamına gelmez; daha derinde, zihnin sürekli açık tuttuğu alternatifleri bir süreliğine askıya alabilme becerisidir aynı zamanda. Çünkü modern dünyada bağlanmayı zorlaştıran şey sadece ilişki içindeki sorunlar değil, ilişki dışının sürekli görünür ve karşılaştırılabilir halde olmasıdır. Her an başka ihtimallerin zihne sızabilmesi, bağlanmayı doğal olarak daha kırılgan ve daha maliyetli bir hale getirir.

Aşkın doğası pek değişmiş değil, bizim aşktan beklentilerimiz değişmiş gibi görünüyor. Aşk kusurlu, tesadüfi ve akla mantığa dirençli. Belki de mesele, aşkı kontrol edilebilir bir sistem gibi görme arzumuz ile onun kontrol edilemez doğası arasındaki gerilimde yatıyor.

 


6- Adam Phillips "Kaçırdıklarımız" isimli kitabında, kaçırdığımız fırsatların yükünün bizleri yeni bir adım atmaktan alıkoyduğuna değinir. Yaşanmamışlıkların da yasını tutuyoruz aslında. Sizce her şeyi yaşama isteğiyle mücadele etmek mümkün müdür?

  Adam Phillips’in Kaçırdıklarımız kitabında vurguladığı gibi, insan yalnızca yaşadıklarının değil, yaşayamadıklarının da yasını tutar ve bu “yaşanmamışlıklar” çoğu zaman somut kayıplardan bile daha ağır hissedilebilir. Çünkü gerçekleşmemiş ihtimaller zihinde idealize edilir; onların kusursuz olabileceğine dair bir yanılsama gelişir ve bu da mevcut hayatın yetersiz algılanmasına yol açar. Bu noktada “her şey”i yaşama arzusu, aslında insanın sınırlı bir varlık olmayı kabullenmekte zorlanmasının bir yansımasıdır. İnsan, teorik olarak mümkün olan tüm hayatları deneyimlemek ister; ancak pratikte her seçim, aynı anda sayısız ihtimalden vazgeçmek anlamına gelir.

Bu nedenle bu arzuyla tamamen mücadele etmekten ziyade onu anlamlandırmak ve dönüştürmek daha gerçekçi bir yaklaşım olarak görünür. Her ihtimali yaşama isteğinin peşinden gitmek, kişiyi sürekli bir eksiklik ve yetersizlik duygusuna mahkûm edebilir; çünkü ne yapılırsa yapılsın, yaşanmamış olanlar her zaman var olmaya, giderek artmaya devam edecektir. Buna karşılık, yapılan seçimlerin aynı zamanda bilinçli vazgeçişler içerdiğini kabul etmek, bir sorumluluk üstlenmek bu yükü hafifletebilir. Kaçırılan fırsatları birer “eksik” olarak görmek yerine, seçilmiş hayatın doğal bir parçası olarak değerlendirmek, bireyin kendi yaşamına daha bütünlüklü bakmasını sağlar.

Öte yandan, yaşanmamışlıkların yasını tutmak tamamen olumsuz bir süreç değildir; bu yas, insanın neye değer verdiğini, hangi hayatların ona daha anlamlı göründüğünü fark etmesine de yardımcı olabilir. Ancak bu farkındalık, eğer geçmişe takılı kalmaya dönüşürse, yeni adımlar atmayı engelleyebilir. Kaçırılmış olanı değersizleştirmek ya da inkâr etmek eğilimine karşı koymak yerine onunla, tamamlanmamışlıkla birlikte yaşayabilmeyi öğrenmek yola devam etmemizi mümkün kılar. İnsanın kendi sınırlılığını kabul etmesi ve seçtiği hayatı anlamlı kılacak bir bakış açısı geliştirmesiyle mümkün olacak bir yol…

 

 

7- Okulun öneminin altını çizen bir isimsiniz. Yeni dünya düzeninde kağıdın kalemin kullanımıyla teknolojinin, yapay zekânın kullanımı arasında bir denge sağlanmalı mı?

  Okulun insan gelişiminde ruh sağlığı ve esenlik açısından önemini her fırsatta vurgulayan biri olarak şunu net biçimde söyleyebilirim: Yeni dünya düzeninde kağıt-kalem ile teknoloji ve yapay zekâ arasında bir tercih yapmak değil, bilinçli bir denge kurmak zorundayız. Çünkü bu iki alan birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki farklı öğrenme biçimini temsil ediyor.

Elle yazmanın ve kağıt üzerinde düşünmenin, insan zihninde bilgiyi daha derin ve anlamlı bir şekilde işlemesine katkı sağladığını bugün çok sayıda araştırma gösteriyor. Kalemle not almak, çizmek ya da sadece bir kavramın yanına küçük bir işaret koymak bile öğrenilen bilginin zihinde daha kalıcı hale gelmesini sağlıyor. Bunun nedeni, bu süreçte bireyin pasif bir kayıt cihazı gibi davranmaması; aksine seçmesi, anlamlandırması ve yeniden üretmesidir. Bu da öğrenmeyi yüzeysel bir bilgi aktarımından çıkarıp gerçek bir zihinsel faaliyete dönüştürür. Bu konuya vurgu yapmaya başladığım son 10 yıl içinde elle yazma, gözle okuma gibi ‘klasik’ (hatta ‘demode’) olarak tanımlanan yöntemlerin kazandırdıkları, odaklanma ve öğrenme, keyif alma açısından farklılıkları araştırmalarla desteklendi.

Öte yandan teknolojiyi ve yapay zekâyı dışlamak da gerçekçi (ve mümkün) değil. İçinde bulunduğumuz çağda bilgiye erişim, üretim ve paylaşım biçimleri kökten değişmiş durumda. Teknoloji “doğru” kullanıldığında öğrenmeyi hızlandıran, bireyselleştiren ve zenginleştiren çok güçlü bir araçtır. Ancak burada kritik nokta, teknolojinin öğrenmenin yerine geçmesi değil, öğrenmeyi desteklemesi, zenginleştirmesi, tek tipleştirici algoritmaların güdümüne sokmamasıdır. Bu kritik özellik sağlanmadığındaki sonucu çocukların bilgiyi üretmek yerine sadece tüketen, hatta sadede önlerine konulanı iştahla tüketen bireyler haline gelmesi olur (“olmakta” da denebilir, ama acele etmeyelim).

Bu dengeyi kurarken gözden kaçırmamamız gereken daha temel bir konu var: Eğitimin amacı yalnızca bilgi aktarmak değildir. Özellikle gelecekte birçok bilişsel görevin robotlar, makineler tarafından yapılacağı düşünüldüğünde, okulların asıl sorumluluğu ve önceliği, insan olmayı ve insan kalmayı sağlayacak yeti ve becerileri, sosyal ve duygusal gelişimi desteklemek haline geliyor. Empati kurabilen, duygularını tanıyıp yönetebilen, başkalarıyla işbirliği yapabilen bireyler yetiştirmek, akademik başarı kadar hatta belki ondan daha kritik bir hedef olarak karşımıza çıkıyor. Sosyal duygusal beceriler ise ancak etkileşimle, deneyimle ve gerçek insan ilişkileri içinde gelişir; ne tamamen dijital ortamlarda ne de tamamen bireysel öğrenme süreçlerinde yeterince kazanılabilir.

Pandemi döneminde yaşananlar açıkça gösterdi; okul sadece ders yapılan bir yer değildir. Okul, birlikte öğrenmenin, sosyal ilişkiler kurmanın, çatışmaları yönetmenin ve bir topluluğun parçası olmayı deneyimlemenin, kendi yerini belirlemenin gerçekleştiği alandır. Bu nedenle teknolojiyi insan gelişimindeki yerini gözetmeksizin eğitimin parçası yapmak doğru olmayacaktır.

Kağıt-kalem ile teknoloji arasında kurulması gereken denge, aslında insanın nasıl öğrendiğine ve nasıl geliştiğine dair bilgilere dayalı bütüncül bir anlayıştan beslenmelidir. Geleneksel yöntemlerin sunduğu derinlik ile teknolojinin sunduğu hız ve erişim imkanını bir araya getirebildiğimiz ölçüde, hem bugünün hem de geleceğin ihtiyaçlarına cevap verebilen bir eğitim sistemi kurabilmeyi umuyoruz.


 

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Bir Derin Temas Eksikliği

Yaz biterken, dünya kelimenin tam anlamıyla kasıp kavrulurken, savaşlar okulları hastaneleri bombalanmış toplumları paramparça edip çocukları geleceksiz bırakırken bu ayki köşemde ‘birinci dünya prob

 
 
 
Gençliğin Ruh Sağlığı Krizi

Krizin nitelikleri neler? Klinik uygulamada olan meslektaşlarımızdan olduğu kadar özellikle orta ve yüksek öğretim kurumlarında psikolojik danışmanlardan aldığımız bilgiler de bu ‘geçiş’ (o

 
 
 
Herkesin Dolandırıcısı

Aldatmaca insan türünün ürettiği ahlak içinde bağışlanmaz davranışlardan birisidir. Bebeklikten başlayarak güvenecek insanlarla beraberlik arayışı içindek insanın hayal kırıklıklarının başında ‘güvend

 
 
 

Yorumlar


bottom of page