Ruhsuz Olmaktan İyidir

Birgün TV için Semra Kardeşoğlu ile yaptığımız röportajın yazısı  

Semra Kardeşoğlu (SK): Günümüzde farklı düzeylerde şiddet olaylarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Çoğu zaman bu şiddetin nedenlerini hatırlamakta ya da anlamakta zorlanıyoruz. Çocuklara, kadınlara ya da farklı bireylere yönelik şiddeti yalnızca ruh sağlığı bozukluğu ile açıklama yaklaşımı sizce doğru mu? 

 

Yankı Yazgan (YY): Bu yaklaşım oldukça sorunlu bir bakış açısına işaret ediyor. Çünkü şiddeti yalnızca bireysel ruhsal hastalıklarla açıklamak, hem toplumsal kökenlerini görmezden gelmek hem de toplumu düzenleyen sistemlerin, kamu politikalarının ve güvenlik yapılarının sorumluluğunu göz ardı etmek anlamına geliyor.  

Ruh sağlığı bozukluğu tanısı almış bireylerin cinayet, tecavüz ya da hırsızlık gibi suçları diğer insanlara kıyasla daha fazla işlediğini söylemek doğru değil. Bu tür suçlarla ilgili yargılar genellikle psikiyatrik problemleri olan bireylere yönelik önyargılar ve damgalamadan kaynaklanıyor. Elbette herkes belli koşullarda akıl sağlığını yitirebilir. Ancak, şiddet eylemlerini bireysel ruh sağlığı bozukluklarıyla açıklamaya çalışmak, hem ayrımcılığı artırır hem de bu olayların gerçek nedenlerini çözmemizi zorlaştırır. 

 

SK: Şiddet eylemleriyle ilişkilendirilen “ruhsuzluk” kavramını nasıl açıklarsınız? 

 

YY: Burada “ruhsuzluğu”, insanı insan yapan empati, acı çekme ve başkalarıyla ortak duygular geliştirme kapasitesinden yoksunluk olarak tarif ediyorum. İnsan olarak başka birinin ne yaptığımızda üzüleceğini ya da acı çekeceğini anlama kapasitemiz var; bu, bebeklikten itibaren gelişen bir mekanizma. Ancak ruhsallığın gelişmediği durumlarda, başka birine kötü davranmaktan rahatsızlık duyulmuyor. 

Bir insanın “ruhsuz” olması, başkalarının acılarına duyarsızlık gösterebilmesi, daha doğrusu duyarsız kalması (duyarlılık gösterememesi) anlamına geliyor. Ruhsallığımız, bizi acıya, travmaya ya da üzüntüye açık hale getirir. Ancak empati ve vicdan gibi insani özelliklerimiz de bu ruhsallığın bir ürünüdür. 

 

SK: Toplumda vicdan kaybı yaşandığını düşünüyor musunuz? 

 

YY: Vicdan ve ahlak gibi kavramlar geniş bir yelpazeye yayılan konular. Ancak bizi bir arada tutan bazı temel değerler var: başkalarıyla iş birliği yapmak, yardım etmek, üzüntülerini paylaşmak gibi. Bunlar basit görünen ama toplumun dokusunu oluşturan şeyler. 

Bu özelliklerimiz, çocukluktan itibaren geliştirdiğimiz empati mekanizmasıyla kazanılır. Ancak toplumsal yapılar, bu özelliklerin nasıl şekilleneceği üzerinde büyük etki yaratır. Savaş, afet, yoksulluk ve şiddet gibi durumlar, bu değerlerin uygulanmasını zorlaştırabilir. Bugün vicdansızlaşma ya da ahlaki değerlerde zayıflama gibi bir durum var mı diye sorarsanız, adını tam koymak zor. Ancak çoğumuzun olmak istediği insanlar gibi davranmadığını görmek mümkün. Kimse kötü bir insan olmak istemez, ancak herkesin kötülük yapabildiği bir gerçeğiyle karşı karşıyayız. 

 

SK: Okul, aile veya iş yerlerindeki “iklim” şiddet üzerinde nasıl bir rol oynuyor? 

 

YY: Güvenli bir ortam, sosyal ve duygusal gelişimin temelidir. İklim dediğimizde, bir bireyin kendini ifade etmekten çekinmediği, başkalarının sesine kulak verdiği ve kendi sesi de duyulduğu bir ortamı kastediyoruz. Bu iklim sağlanamadığında, güvensizlik hissi devreye giriyor ve bu da davranışlarımızı doğrudan etkiliyor. 

Özellikle okullarda bu konuya dikkat çekmek istiyorum. Öğrencilerle öğretmenler arasında güvene dayalı bir ilişki kurulması, hem öğrencinin gelişimi hem de öğretmenin esenliği açısından çok önemlidir. İyi bir okul iklimi oluşmadığında, şiddet ve korku gibi olumsuz durumlar daha fazla ortaya çıkıyor. 

 

SK: Siyasi iklimin şiddet üzerinde etkisi var mı? 

 

YY: Evet, siyasi ortamın şiddet üzerinde etkisi olduğunu söylemek zorundayız. Ancak bu tür konuları tartışırken insanlar genellikle umutsuzluğa kapılabiliyor, çünkü siyaseti bireysel düzeyde değiştirmek zor bir süreç. 

Bu noktada, bireyler olarak kendimizi güvende hissettiğimiz küçük gruplar yaratmamız önemli. Ailemiz, arkadaşlarımız ya da iş yerimizdeki ilişkilerimiz, bu anlamda birer sığınak olabilir. Diğer yandan, siyasi kutuplaşma bireyler arasındaki mesafeyi artırıyor. İnsanların politik sebeplerle akrabalık ya da arkadaşlık bağlarını kopardığını görüyoruz. Bu durum, toplumu daha fazla kamplaştırıyor ve gruplar arası diyalogu neredeyse imkânsız hale getiriyor. 

 

SK: Aile içindeki şiddet çocukları nasıl etkiliyor? 

 

YY: Çocuklar özellikle modelleme yoluyla öğrenir. Ev içinde şiddet gören bir çocuk, bunu bir ilişki biçimi olarak algılayabilir ve okulda ya da diğer sosyal çevrelerde aynı davranışları sergileyebilir. Burada en dikkat edilmesi gereken konu, ebeveynlerin çocuklarına karşı kullandığı dil ve tutumlardır. Ayrımcı ya da düşmanlık içeren bir dil, çocuğun davranışlarını ve dünyayı algılama biçimini şekillendirir. 

Ayrıca ders kitaplarında yer alan ifadeler de büyük bir etkiye sahiptir. Kadınlar, etnik azınlıklar ya da farklı dinlere mensup bireyler hakkında olumsuz söylemler, çocukların başkalarına değer vermeme eğilimini güçlendirir. Oysa güven ve insana değer verme, toplumsal ilişkilerin temel yapı taşıdır. 

 

SK: Toplumu daha güvenli ve adil bir yer haline getirmek için nereden başlamalıyız? 

 

YY: Güven duygusu, bir toplumun gelişmesi için en temel ihtiyaçlardan biridir. İnsanlar, birbirine güven duyduğu ve bu güveni destekleyen bir sosyal iklim yaratıldığı sürece, diğer insani değerler de ortaya çıkar. 

Birbirimize değer vermek ve iş birliği yapmak için alanlar yaratmalıyız. Bu yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal ölçekte de inşa edilmesi gereken bir süreçtir. Güven ilişkilerini geliştirdiğimizde, daha sağlıklı ve barışçıl bir toplum inşa edebiliriz. 

Dipnot: 

Röportajın yazısı için: https://www.birgun.net/haber/guvensizlik-hissi-siddeti-korukluyor-580217#google_vignette

Röportajın video hali için: https://youtu.be/b7DM9BKi1Uk?si=0pq5TKMu_tg-myKU