4z

Hayat zahmetsiz akıl fikirsiz

Günümüzde ülkemizdeki rejimin bizi sürüklediği yönden endişe duyanlar ‘akıl ve fikir’ sınırlarının aşıldığından örnekler sunarak, ‘zekaya hitap ederek’ endişelerinin haklılığına toplumu ikna etmek istiyorlar. Oysa, ‘akıl ve fikir’ başlığı altında toplayacağımız zihinsel özelliklerin önemli bölümü, şu pek önem verdiğimiz zekamız çok yüksek olsa bile, gündelik olayların akıllı fikirli biçimde açıklamasına akıl erdirmemizi sağlamaz.

Yıllar önce 4 Z başlığı altında ifade ettiğim ‘ilke’yi hatırlatayım : Zevkli, zaman almayan, zahmetsiz işler başka türlüsü zorunlu olmadıkça hayatımıza yön verir. Zahmet çekmeksizin, zaman harcamaksızın yapılabilecekleri her zaman tercih etme eğilimimiz var ; bu da daha ilk adımda ‘akıl yorma’yı gerektiren durumlardan uzak durmamızı getiriyor.

Akıl yormamaya dayalı bir eğitim sisteminde sorgulayıcı (ve yorucu) bilimsel düşünme alışkanlıklarını yerleştirmek yerine bilimin bazı bulgularını ezberlemeye (böylece bilimsel gözükmeye), bilimin üretimini sağlayan bilimsel düşünüşün yerine ‘öyle kabul etme’ye dayalı dogmatik düşünüşü koymaya çalışan yaklaşım hüküm sürer. Deney sadece kendi önceden belirlenmiş fikirlerine uyan sonuçları göstermek üzere bir ‘demo’ olarak yapılır. Akıl durdurucu eğitimin tasarımcısı öne sürülen görüşün doğru olup olmadığını merak etmediği için test de etmez. Kendi doğru bellediğinin tartışılmasından ‘rahatsız’ olur ; soru sormayı teşvik eder gözükür (onu ‘tabular tartışılmalı’ derken bile duyabilirsiniz), ama kendisine soru sorulmasına karşı ‘hassas’tır. Otoriter yapıların eğitim modeli kendisinin ilelebet kalmasını sağlayacak şekilde düzenlenir. Yanlış çıkma olasılığının akla bile getirilmesini istemez.

Hayatın belirsizliği arttıkça, bir cevap bulma ihtiyacımız da artar. Üstelik bunu bir an önce yapmak, bildiğimiz alışık olduğumuz yollardan gitmek isteriz. Seçeneklerin sunulması bize zahmet yaratır, zaman kaybettirir; düşüncemiz budur. Her birimizde iyi kötü bir biçimde var olan bu eğilimleri ‘geliştirip pekiştiren’ eğitim sisteminin işi kolaydır. Uygulama hepimizin işine gelir ; zorluk çıkartmayan, sorusu cevabı belli durumlarda rahat ederiz.

Bize sunulan ya da dayatılanın dışında cevaplar arayıp yeni sorular sormak esnek düşünebilmeyi gerektirir. Esnek düşünebilme, eş zamanlı olarak birden çok sürece zihnimizde kıyaslamalı olarak yer verebilmemizi (‘çalışma belleği’ adıyla bilinen bir sanal ‘masaüstü’) gerektirir. Bu bellek’te aldığımız veriyi söküp takar, başka biçimlerde yeniden kurarız (bir cümleyi bozup başka türlü söylemek gibi, akılda tutulan sayılarla bir işlem yapmak gibi).

Esnek düşünmenin gelişimini önlemek için çocuğa iyi anlamadığı bir dilde ezber yaptırtmak bir ‘yöntem’; aynı biçimde bir problemin birden fazla çözümü olabileceğine imkan vermemek de… Esneklik farklı düşünüşlerin bir arada olabilirliğine inanmayı ve gerçekleştirmeyi de getirir.

Esnek düşünme örneklerinden birisini Keith Stanovitch’in geçen ay Scientific American’da okuduğum bir yazısından aktaracağım (karakterleri yerlileştirmek için isimler Türkçe !).

Soru : Ali Ayşe’ye bakıyor. Ayşe Ahmet’e bakıyor. Ali evli. Ahmet evli değil.

Bu durumda evli birisi evli olmayan birisine bakıyor mu ? (bu ‘bakma’lı soru biraz garip ama değiştirmeden aldım)

Seçenekler : a. evet. b. hayır. c. belirlenemez.

Soruya yanıt verenlerin büyük çoğunluğu ( c) der : ‘Ayşe’nin evli olup olmadığını bilemediğimize göre bu bilgilerden bir sonuca varamayız’. C şıkkını iptal edip, ‘bir daha düşünün, ya evet, ya hayır’ dendiğinde ise, birçok kişi zahmete katlanıp ve zaman harcayıp doğru yanıtı bulur. İlk bakışta görünen ‘kolay’ cevap kalkınca, kişiler zihin kaynaklarını daha fazla harekete geçirirler.

Soruya cevabın neden evet olduğunu merak edenlere not : Ayşe evli değil ise, evli Ali Ayşe’ye bakıyordur. Ayşe evli ise, evli Ayşe evli olmayan Ahmet’e bakıyordur. Ayşe evli olsa da olmasa da bu düzenlemede evlinin evli olmayana bakması mümkündür. Zihnimiz bu iki olasılığa dayalı akıl yürütmeyi ayrı ayrı yapmaya adeta ‘üşendiği’ için Ayşe’nin medeni halini bilmediğimiz verisine ‘atlayıverir’ : belirlenemez. Oysa bilinmeyen bilinmeyen kalsa da eldeki bilinenleri doğru kullanarak bilgiye ulaşabiliriz.

Steven Pinker’ın frontal korteks aktivitesi, çalışma belleği ve düşünsel esnekliğe verdiği bir başka örneği de ilginç bulabilirsiniz :

kartlaryeni

Masada 4 kart var; bize bakan yüzlerinde A, K, 8, 5 yazılı. Ön yüzde harf varsa arka yüzde rakam, ön yüzde rakam varsa arka yüzde harf var ; ancak arka yüzde tam ne yazılı olduğunu bilmiyoruz. Bir kurala göre düzenlendikleri söyleniyor : Ön yüzünde sesli harf olan her kartın arka yüzünde çift bir sayı var.

Bu kuralın geçerliliğini nasıl gösterebiliriz ? Çok kişi der ki: sesli harf A olan kartı çevirir, bakarım arkasında çift sayı var mı ? Sonra da çift sayı olan 8’i çeviririm, arkasında sesli harf var mı ?

Peki, neden 5’i çevirmeyiz ? Kuralda tek sayının adı geçmediği için mi ? Kanıtlamaya ‘öyle mi, değil mi ?’ diye baktığımız için mi? Oysa, A’yı çevirdikten sonra (kuralın ilk basamağı), 5’in arka yüzünde bir sesli harf bulursak, kurala aykırı bir durum kuralı geçersizleştirecek. 8’in arka yüzünde bir sesli bulmamız kurala uygun, ama kuralın evrensel geçerliliğini göstermeyecek. Bulamazsak, yine anlamsız; zira kural ‘seslinin arkasında çift olur’ diyor, çift’in arkasında sesli olup olmaması kural kapsamında değil…. Ama kafamız kuralın doğru olup olmadığını araştırmak üzere değil kurala ‘kanıt bulma’ için işler. Öylesi daha kolaydır, zahmetsizdir. Kendi ortaya attığımız kuralın doğru olmadığını kanıtlamaya çalışmak ise bilimsel yöntemdir. Ne saçma geliyor, değil mi ? Kendimizi, açığımızı ortaya koymak, sözlerimizin geçersiz olduğu en az bir noktayı aramak.

Bilimsel düşünce yanılıyor olabileceğini aklına getirmekle başlar.