bayat

Bayat yazı

Şirinler holivudda. Türkiye’de şirinler adı ile tanınan smurf (schtrumpf) canlılarının daha önceki isimlerini hatırlayan var mı? Bir dönem mantar cüceleri, daha önce de tiroller adı altında, çizgi romanlarını farklı dergilerde okuduğumu hatırlıyorum. Sonradan, bu canlıların adı (bir tür komünal ya da kibbutzvari hayat yaşadıkları için de olabilir) “komünist”e çıktı. İş bölümünün yeteneklere ve yatkınlıklara göre, kaynak dağılımının ise ihtiyaçların karşılanması üzerinden eşit olduğu bir düzene ne isim taktığınız, nedense sistemin işleyip işlemediğinden daha önemli oluyor. Öyleler ya da böyleler, sonuçta bir holivud kahramanı olmuş vaziyetteler. Komik, sevimli, ve yüzeysel filmin sonunda New York’taki özgürlük heykeli’nin “şirinleştirilmiş”inin köylerine dikildiğine bakılırsa, şirinler ile ezeli düşmanları Gargamel arasındaki görünür ve gülünçleştirilmiş düşmanlığı da bir yana koyarsak, ve baştaki iddia doğru ise, herhalde artık “eski devrimci” sayılabilirler. Bu laf da garip aslında, bayat devrimci demek gibi…

Bayat deyince aklıma yapmayı sevdiğim yemekler gelir. Yemekler arasında statü farkı gözetmeksizin, dünden kaldı demeksizin, eskinin yenilenmesi ile de değil, ama dünden kalmış yemeğin dönüşerek başka bir kimlikle ortaya çıkmasına dayalı yemeklere düşkünüm. “Dünkü bamya” soslu spagetti yaparken, ançuvez ve peynir ilavesiyle farklılaştırmış olsam da, aynı bamya varlığını başka bir tabakta sürdürür gibi gelir. Dünden kalmış bamyaya bir tür ölümsüzlük kazandırmış gibi hissederim.

Sofradan ekmek kırıntısı toplamayı da severim. Ziyan olmasın diye mi, ya da bir kırıntıyı bile ziyan etmiyor olmaktan gururla karışık bir keyif aldığım için mi, belirsiz.

Eski yazılarıma, ya da onlardan (self plagiarism/kendinden intihal gibi görülme olasılığının farkında olarak) türettiğim yazılara ekmek kırıntısı ya da dünkü yemekten arta kalan gibi baktığımı söylediğimde, bir çok okur çöp torbasına atılacak ya da balkondan masa örtüsü ile beraber silkelenecek nitelikteki yazıları Pazar ilavesine doldurduğumu düşünebilir. Yazıların layık oldukları yerin neresi olduğu tartışılabilir olmakla birlikte, bu eski, sandıktan çıkmış hallerini sevdiğimi söylemeliyim. 2007’den bu yana Pazar ilavesinin bir çok sayısında yer alan yazılarımın suya sabuna dokunmaz cinsten olması bayatlasalar da uzun ömürlü olmalarına yardımcı (peksimet gibi, ancak mecbur kalınca afiyetle yenen!).

xxx

Dünden kalma (bamya) derken, bir saat önce üretilmiş olana bile “bayat” demek öğretilmiş genç kuşak için “yeni” ya da “taze”nin sürekli yüceltilmesine ne yapacağız? Ayfonun dördüncüsünü aldğınızda, aslında “ayfon beş”in yolda olduğunu söyleyen arkadaşınız elinizdekini eskitiverdiğinde, siz de eskinin değersizliğine derinden inananlardansınız, çöker gidersiniz. Hemen şimdi, hiç beklemeden ve kendinizi pek de zora sokmadan sonuç elde etmeye adeta alıştırılmışsanız, “eski”, ölmüş demektir. Uzak durulması ve akla getirilmemesi gereken.

Elbette, ölüm fikrini aklından uzak tutamayıp, başka bir şey düşünmez hale gelip gündelik hayattan kopacak duruma düşmek istemeyiz. Bunu sağlayan beyin mekanizmamızla, ölüm ve benzeri bir çok gerçeği kendi kafamıza göre eğip büker, işimize gelmeyen durumları (zihnimizi kurcalayarak rahatsız ettikleri için) ne kadar kanıt sunulursa sunulsun reddetmekte inat ederiz. İçimizi rahat ettirmek, gerçekten uzak durarak sağlanacaksa, bunu yapmak için gereken donanıma fazlasıyla sahibiz. Ancak günümüzde gencinden yaşlısına, tazesinden bayatına hepimizde ağır basan eğilim, ölüm düşüncesini ya da bazı huzursuz edici gerçekleri hayata devam edebilmek için aklımızdan atmamızı sağlayan bu yadsıma mekanizmasını aşırı kullanmak, her huzurumuzu kaçıran duruma bir açıklama bulmak… Her şeyin iyiye gittiğini düşünmezsek, öbür uçtan toptan bir karamsarlığın üstümüze çörekleneceğinden korkarız. O nedenle bize bir yerlerden umut verecek bir pencereyi kapatan birisine verdiğimiz tepkiyi bayat’a, eski’ye, süratli ve renkli olmayana, demodeye yöneltiriz. Bilimsel yöntem, bu iki ucun arasındaki noktayı, gerçek olasılığı hesaplamamıza fırsat verir. “Akla kara” ya da “ya öyle ya böyle” ikilemlerinin dışında düşünmek böylece mümkün olur.

Xxxx

Bilimsel yöntem bir çoğumuzun aklına insani olana uzak soğuklukta bir yaklaşım getiriyor; bunun nedenini ayrıca tartışmalıyız, ama yöntemin özü, “kanıtlarla desteklenene kadar hiç bir iddiayı kabul etmemek”tir. Bilimselliği soğuk bulsak da bizim yararımıza olduğuna inanırız. Ya da, öyle olduğunu söyleriz. Amerikalıların topluma katkıda bulunduğuna en çok inandıkları sıralamasında, ordu ve öğretmenlerden sonra bilim insanları geliyor. Yine de, aynı Amerikalılar aktif pazarlaması yapılan bir takım besin maddeleri ya da etkisiz ilaçlarla otizmin düzeleceğini iddia edenlere inanmakta da bir mesele görmüyorlar.  Hele, “evet, biz de çok yararlandık” diyen bir tanık var ise, yüzbinlerce kişinin deneyimine dayalı bilimsel bakış çöpe atılabiliyor.

Çünkü, bilim moral bozucu oluyor. Bilimsel bakıştaki kuşkuculuk, emin olmak için bir sürü ölçüt ve koşul arama, moral düzeltici ve iç rahatlatıcı mekanizmalarımızın bir tür yatıştırıcı gibi olur olmaz kullanımı ile gerçekten kaçışımızı engelleyemese bile zora sokuyor. Gerçeği söyleyenden rahatsız olduğumuz ölçüde, gerçeğin bizim dilediğimiz gibi olduğu inancımıza sımsıkı sarılıyoruz. Gerçek biyolojik bir hastalık, sosyal bir tıkanıklık, psikolojik bir zayıf düşme, geçici bir zorluk hangi şekilde karşımıza çıktıysa, “öyle değilmiş” gibi davranma becerimizi harekete geçiriyoruz. Varmış/yokmuş ya da öyleymiş/değilmiş gibi yapabilme evrim süreci içinde dil ve sosyalleşmenin gelişimini sağlayan en temel yetilerden birisiyken, o anki, bir anlık rahatlığı sağlayacak şekilde amaç dışı ve gereğinden kat kat fazla kullanımıyla, elimizde patlıyor.

xxx

 

Pazar dergisindeki yazılarımın öncülleri CumhuriyetBilimTeknik’te 1990 öncesinde yayımlanmıştı. O dönemden, ya da “geçen yüzyıldan” kalma yazılarımı içeren ana kitabım Yaşantıların Psikolojisi ve Biyolojisi: Labirent Yolculukları (Remzi, 1991/2016) okunmamış, kuruyup kalmış yazılarımın bir anlamda ziyan olmalarına ve yaşamadan ölmelerine içimin razı olmamasının bir ürünü. Sofradaki ekmek kırıntılarının ziyan olmasına razı olamayışım gibi; zaten iki davranış da aynı beyin mekanizmaları ve aynı ruh durumu ile ilişkili. Bir tutumluluk, bir elde olanın kıymete binmesi halleri sonuçta hep aynı şeyleri yazdırıyor. Her seferinde farklı yazmaya çalıştığım aynı şeyler ise: beyin bilimleri, psikopatoloji, gündelik hayat ve davranış bilimlerinin kesişim kümesinde kalanlar.

Kısacası, kırıntıları toplayışım sadece ekmekler ziyan olmasın diye değil. Kırıntıları toplayıp yemeyi de yedirmeyi de seviyorum.